“Dijital Racon” 2. Baskı Çıktı !

Tanol Türkoğlu‘nun yeni kitabı “Dijital Racon” 2.Baskı Çıktı ! Kitapçılarda ve internet sitelerinde !

Vikipedi’ye dingonun dijital ahırı yakıştırması yapılabilir mi? Sessiz olunması gereken bir ortamda cep telefonunun zır zır çalması dijital bir ayıp mı? Gelecekte, eğitim dijital bilgi haplarıyla sağlanırsa açık kalp ameliyatlarını onlu yaşlarındaki doktorlar mı yapacak? Sosyal medya dijital bir çikolata mıdır yoksa dijital bir cennet mi? Peki ya sosyal medya dijital gettolaşmaya neden oluyorsa? İnsanların dünyanın huzuruna çıkıp dijital naralar atmasını, dijital mızraklarıyla ötekileri avlamasını olanaklı kılıyorsa? Bu dijital kaos bir gün sona erecek mi?

Bu kitap, gerçekötesi ya da doğruötesi (post-truth) adıyla takdis edilmiş süslü yalanlar dünyasının beyinlere akıttığı zehre karşı kekremsi tadı olan dijital bir ilaç (belki de)! Etkilerini bütünüyle ortadan kaldıramayacak olsa da onun aslında bir zehir olduğunu asla unutturmayacak güçte bir ilaç!

Samaritan’ın Yalnızlığı

Dijital postacı da kapıyı iki kere çalar mı? Yoksa bir kere “kötü” damgası yiyen bireyin yapay zeka (gözetleme) sistemleri nezdinde kendini aklaması imkansız mı (olmalı)?

Ranker.com sitesine göre en popüler on bilim kurgu dizisinden birisi de Person of Interest. Dizinin başrol oyuncularının başında tanıdık bir sima var. Lost dizisinde adadaki deneyleri yapan ekibin lideri Ben Linus rolündeki Michael Emerson! Person of Interest dizisi ise güvenlik ve yapay zeka konuları çevresinde gelişen polisiye bir dizi. Buna göre 11 Eylül saldırılarından sonra bir yazılım firması ABD hükümeti için özel bir yapay zeka yazılımı (“Makine”) geliştiriyor. Bu yazılım dijital iletişimi, veritabanlarını ve güvenlik kameralarını kullanarak tüm ülkeyi “izliyor” ve devlete karşı terör eylemleri yapmaya kalkan teröristleri tespit etmeye çalışıyor.

O arada aynı yazılım her ne kadar gündelik adi suçlu ya da mağdurları da önceden belirlese de devlet bunlara önem vermiyor. Ancak bunlara önem veren birileri var. Yazılım ile iletişim içinde olan yaratıcısı Harold Finch (M.Emerson). Bir kaç kişilik özel bir ekiple, zaman zaman polisten de destek alarak bu adi suçluları yakalamaya çalışıyor.

Olaylar dizi ilerledikçe başka bir boyuta evriliyor. Bir yandan devletin yasadışı olarak vatandaşlarını gözetlediği ortaya çıkıyor ve yazılımın kapatılmasına hükmediliyor, diğer yandan ise benzer başka bir yapay zeka yazılımı (“Samaritan”) özel bir şirketin eline geçiyor. Bu şirket yazılımı ABD hükümetine satmak yerine kiralıyor. Bu sayede ortaya çıksa bile hükümet böyle bir yazılıma sahip olmadığını açıklayabilecek. Ancak bu ikinci yapay zeka yazılımı ilkinden farklı bir eğilime yöneliyor. Daha çok insanın kurtulması için bazı insanların feda edilmesini mübah sayan bir anlayışa sahip.

Dizide etik bir tartışma da dolaylı yoldan alevlenmeye başlıyor. Böyle bir yapay zeka olmalı mı? Örneğin kamuoyu desteğini artırmak için ABD başkanına bir suikast düzenlemek kabul edilebilir mi? Senatöründen sokaktaki vatandaşına kadar kitlelerin tepkisi benzer. Şahsen bana bulaşmadığı sürece güvenlik için ne gerekiyorsa yapılabilir!

Dizide laf dönüyor dolaşıyor bu tür bir yapay zekanın otonomisi olmalı mı sorusuna geliyor. Kendisi uygun gördüğü taktirde insanları, tek tek veya kitlesel olarak imha edebilmeli mi? Yoksa bugün de pek çok bilim insanının savunduğu gibi yapay zeka her ne kadar ileri düzeyde veri analizi yapsa da günün sonunda insanlığın emrindeki tipik bir yazılım seviyesinde mi kalmalı?

Kötü insanların varlığına rağmen geliştirilecek ileri düzeyde bir yapay zeka yine de iyiliği elinden düşürmemeli mi? Pragmatik bir yaklaşım sergileyerek, gerekirse kötü sonuçlarla bitecek kararlar da vermeli mi? Bir kere kötü yola sapmış bir insanın ikinci bir şansı olmalı mı, yoksa kesinlikle topluma bir tehdit olarak mı damgalanmalı?

Yeryüzü kültüründe bugün hala iyi veya kötü olmanın ötesinde bir insanın, sadece insan olduğu için yaşama hakkı var. Peki gelecekte bu türden yapay zeka yazılımları kısmi dahi olsa yetkiyi eline aldıklarında o yetki alanı içinde karar verirken insana insan olduğu için müsamaha gösterecek mi? Göstermeli mi? Tuzu kuru olduğu müddetçe her birey müsamaha gösterilmemesini isteyecektir. Ta ki kader onun kapısını çalana dek!

Herkese Bilim Teknoloji Dergisi; “Dijital Kültür” Köşesi (Sayı 172 – 12.07.2019)

Yaşam 3.0 ve Evren 2.0

Yaşam önce var oldu. Yazılım katmanında tasarım yapmayı öğrenek “hızlandırdığı” evrimsel gelişimi donanım düzeyinde de başarabilir mi?

 

Max Tegmark Yaşam 3.0 adlı kitabında Yaşam’ın evrelerinden bahsediyor: Biyolojik, kültürel ve teknolojik. Yaşamın birinci evresi bütünüyle evrimsel gelişmeye göre değişim gösteriyor. “Öğrenmek” mutasyona dayalı evrimle gerçekleşiyor. Bu evredeki yaşam formlarının gerek donanımları gerekse de yazılımları açısından evrim dışında bir imkanları yok. Bu yaşam formu 13,8 yıllık evrenin son dört milyar yılında mevcut.

İnsan ile yüzbin yıl önce başlayan ikinci evrede de “Yaşam” yazılım katmanında “tasarım” yapabilir hale geldi. Elini sıcak bir şeye değdirdiğinde canının yandığını “öğrenen” insan bir daha aynı nahoş durumla karşılaşmayacak şekilde “öğreniyor”. Bunun için kuşaklar boyu evrim geçirmesine gerek yok. Çünkü “aklı var”! Ancak donanım düzeyinde (insan bedeni) yine evrimsel gelişmeye bağımlı. Tegmark’a göre Yaşam’ın üçüncü evresinde yaşam formu donanımını da tasarlayabilir hale gelebilecek. Kuşaklar sürecek evrimsel bir gelişimi beklemeden. Bunun gerisinde yatan temel teknolojik motivasyon ise yapay zeka!

Mükemmelleşmeye doğru gitmek isteyen bu gelişim sürecinin amacı nedir? Bununla ne tür bir sonuca varılmak istenebilir? Olası cevaplardan en ilgi çekeni Yaşam’ın evrenin her köşesine yayılması olabilir. Bu mutlak bir son mu? Belki de değil. Bu düzeye gelmiş bir yaşam formu yeni bir evren kurmak da isteyebilir. Evren 2.0? Karbon ve/veya silikon temelli bir yaşam formunun yaratabileceği…

Aslında bu tür sorular şimdiye ve geçmişe daha farklı bakmayı da beraberinde getiriyor. Evren 1.0’ın mükemmel bir tasarım sonucu olmadığı çıkarımına ulaşılabilir mi? Öyle olsaydı içindeki “Yaşam” yukarıda özetlenen süreçten geçmek zorunda kalmazdı denilebilir. Acaba? Bilmiyoruz! Çünkü bu evrenin mükemmel mimarı onun içinden bir yaşam formu değil. Hiç değilse bilindiği kadarıyla!

Risklerle dolu yapay zekaya yaklaşım açısından insanlar bir kaç gruba ayrılıyor Tegmark’a göre: “Tekno-Kuşkucular”, “Dijital Ütopyacılar”, “Faydalı YZ Hareketi” ve “Ludditelar”. Tekno-Kuşkucular dışındakiler gelecek yüz yıl içinde YZ’nin insan seviyesine ulaşacağını düşünüyor. Farkları ise bunun ne tür sonuçlar ortaya çıkaracağıyla ilgili. Luddite’lara göre bu bütünüyle kötü sonuçlara neden olacak (o nedenle bu tür teknolojik inovasyon engellenmeli). Dijital Ütopyacılara göre sonuçlar çok olumlu olacak; kesinlikle desteklenmeli. Faydalı YZ Hareketi üyeleri ise dijital ütopyacılara daha yakın duruyor; ancak güvenlik konusunda çekinceleri var. Hemen bugün çalışmalara başlamayı gerektiren. Yazar ve çevresindeki uzmanların oluşturduğu “Future of Life” oluşumu bu grubun içinde yer alıyor (FutureOfLife.org). Öte yandan Tekno-Kuşkucular’ın bakışı daha farklı. Onlara göre YZ’nin gelecek yüz sene içinde insan seviyesine ulaşması mümkün değil. O nedenle de fazla dert etmemeli!

İnsanın kendi yaşam formuna bakarak, daha mükemmel bir alternatif yaratmak istemesi, sonlu bir zaman ile sınırlı olmasıyla irtibatlandırılabilir. O nedenle de mevcut evrenin olası mimarıyla bir yol ayrımında olduğu söylenebilir. Oysa “game over” olduğunda oyunu yeniden başlatan insana göre o oyunun elemanları da çok sınırlı bir zamana sahiptir. Bu o oyunun yaratıcısının (insan) sonsuz bir zamana sahip olduğu anlamına gelmiyor ki!

Herkese Bilim Teknoloji Dergisi; “Dijital Kültür” Köşesi (Sayı 171 – 05.07.2019)

Westworld ve İnsan Irkı

Westworld dizisindeki insan-makine etkileşimi gelecekteki o olası kehanetin doğru olup olmayacağına ışık tutuyor: Robotlar insanları yok edecek mi?

 

Bilimkurgu meraklılarının Westworld dizisini Black Mirror kadar anmamalarını neye yormalı? Belki de teknolojinin senaryoya enjekte edilmiş halinin kusursuz olmasına. Önce bir arkaplan bilgisi vermekte fayda var. Yaşı tutanlar Yul Brynner’in kim olduğunu anımsayacaktır. Türkiye onu Kral ve Ben dizisindeki sevimli kral olarak tanıdı. Ardından gelen insan görünümlü bir robotu canlandırdığı vahşi batı filmi ise hayal meyal anımsanacaktır. İşte o filmde işlenen tema şimdi dizi olarak senaryolaştırılmış. Dizinin adı da filmle aynı adı taşıyor: Westworld.

Oyun parkı olmasına rağmen o kadar gerçekçi ki müşteri olarak gelen dışındakiler, insandan ayırt edilemeyecek şekilde yapılmış androidler. Oyun parkının teması, vahşi batıda kovboyculuk oynamak isteyen müşterilerin taleplerini herhangi bir sınır tanımadan gerçekleştirmeleri sağlamak. Kumar oynarken kavga çıkarmak, omuz attın diye düello yapmak, kızılderili öldürmek, tren/banka soygunu yapmak vb. Adı da oradan geliyor: Batı Dünyası!

“Köle” seviyesinde olması amaçlanan bu androidler, giderek “bilinçlenmeye” başlıyorlar. Her ne kadar “game over” olduğunda (öldürüldüklerinde vs) hafızaları silinse de parka her geri salınışlarında bir şeyleri anımsamaya başlıyorlar. Anlam veremedikleri detaylar. Zamanla bu masum anımsamalar büyük bir dönüşümün tetikleyicisi oluyor.

Bu dizide irdelenmesi gereken çeşitli konular var ki kişiyi bu yeni türün varlığı ile ilgili felsefe yapmaya zorluyor. Örneğin bu makineler vücutlarının içlerinde ne olduğunu bilebilir mi? Kendi vücutlarının içinde olan ile kendisi ile aynı görünümde olan bir başkasının (bu örnekte müşteri olarak gelmiş olan insanların) içinde olanların aynı olup olmadığını sorgulayabilir mi? Orijinal tasarımda bu androidlerin bir müşteriyi, yani gerçek bir insanı, öldürme imkanları yok. Peki bunun bilincine vardıklarında, bunun nedenini sorgulayabilir mi? Ve daha da önemlisi bir bilinçlerinin olduğunu, bilincinde olduğunun bilincinde olduğunu ayırt edebilir mi; bunu kanıtlayabilir mi?

Bir insan bir odaya kapatılsa ve insan olduğunu ispat edene dek oradan dışarıya çıkmasına izin verilmeyeceği söylense ne yapardı? Derhal insan olduğunu ispat etmeye mi çalışırdı yoksa bunu red mi ederdi? İnsan, gerek fiziksel görünüş gerekse de zeka bakımından insandan ayırt edilemeyecek bir makine, android yapsa bunun insandan ayırt edilemez düzeyde olduğunu test etmek için bir insan mı kullanırdı yoksa bir başka android mi?

Teknolojinin, yapay zekanın ne derece gelişmiş olduğu dizide şuradan anlaşılıyor: Teknoloji  “fark edilmiyor”. Hal böyle olunca da dizinin izleyicileri işin teknoloji boyutunu bir kenara bırakmış, vahşi batıda geçen maceraları izler hale gelmiş durumda. Belki de o nedenle Westworld bilim kurgu yerine macera dizisi olarak ele alınıyor. İnsanlık bugün ezilen, hakkı yenen, özgürlüklerinden mahrum bırakılan insanlarla hayvanların evrensel hakları için mücadele ediyor. Gelecekte belki de bu mücadele robotlar ve androidler için verilecek! Haklarını kazandıklarında ne olacak? İnsanlığı yok edebilirler mi? Şu soruya vereceğimiz cevaba bağlı: İnsan ırkı, sona erdirilmesi zorunlu olacak kadar tehlikeli mi?

Herkese Bilim Teknoloji Dergisi; “Dijital Kültür” Köşesi (Sayı 170 – 28.06.2019)

Üçüncü Zaman

Robotlar, androidler, cyborglar zamanın kokusunu alabilir mi?

Zaman değişiyor olabilir mi? Zamanla her şeyin değişmesi ile zamanın kendisinin değişmesi ayn şey mi? Devinim zamanı, sindirme zamanının hakkını gasp mı ediyor? Zamanın Kokusu isimli o kısa ama her zamanki yoğunluktaki kitabında Byung-Chul Han zamanın değişim grafiğini çiziyor okurlarına. Mükemmel bir tablo gibi hiç değişmeden, bir yere gitmeden duran zaman. Bir hedefe odaklanmış düzgün doğrusal hareket halindeki zaman. Ve sanki o hedefe ulaşamadan yolda infilak etmiş de üç boyutlu bir evrende sağa sola dağılmış, amaçsız salınım yapmakta olan atomik parçalara ayrılmış zaman.

Şu terimleri kullanmıyor olsa da zamanın bu üç evresi okurun aklına sırasıyla tarım, sanayi ve dijital toplumu getiriyor. Bir başka ifadeyle gelenekten ilerleme ve ötesine doğru bir evrilme! Özellikle son on senedir yaygınlaşarak gündelik yaşamın bir parçası haline gelen dijitalleşme, kontrol delisi kapitalizmin bir hedefe kilitlediği zamanı adeta paramparça etmiş durumda. Hal böyle olunca tüm “zaman” sanki şimdinin içine sığdırılmış; çökertilmiş! Sadece şimdi var! Şimdizm! O nedenle de her şey hızlanmış durumda. Han’a göre sürat zamanın üçüncü evresine geçmede bir sebep değil sonuç! Şeylerin hızlanmasından dolayı zaman hedefe kilitlenmiş doğrusallığını yitirip de “gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar” misali amaçsızca devinmeye başlamadı. Zaman bu hale geldiği için şeyler hızlanmaya başladı.

Peki zamanı umarsız hale getiren ne? Bu soruya derinlemesine anlamını irdelemeden verilecek cevap teknoloji; özellikle de dijital teknolojiler. Nasıl? Şeylerin oluşunu, gerçekleşmesini dijitalleştirerek (dijital dönüşüm). Örneğin eskiden şehirlerarası bir otobüs bileti almak iki saat sürerken şimdi iki dakika sürüyor. Ne yazık ki dijitalleştirmenin insana kazandırdığı bu bir saat ellisekiz dakikada insan “tembellik hakkı”nı kullanamıyor. Onun yerine gidip başka işlerin peşinde koşması, onları gerçekleştirmesi gerekiyor. Bellidir ki bu kapitalizmin dijitalleşmeyi yozlaştırmasıdır. Çünkü “dijital”i kapital icat etmedi. 70li yıllarda can çekişirken tam da onun ölmesini isteyen çiçek çocukları para ile zehirleyip onu kendi malı yaptı!

Şeyler dijital “makinelerle” çok daha kısa sürede yapılır hale gelip de birey artan kalan zamanda başka başka şeyler yapmak zorunda bırakılınca, sonuçta zaman hızlanmaya başladı. Bu kez ortaya başka bir sorun çıktı. Zaman düzgün doğrusal bir menzilde ilerlemekten sapmaya başladı. Örneğin bugün zamanının çoğunu sosyal medyada geçiren bireyin son sürat ulaşmak istediği bir yaşam amacı yok! Sadece şimdiki zaman içinde oradan oraya sürüklenme peşinde! İmamoğlu hakkında bugün hangi yalanlar uydurulmuş, insanların gözünün içine baka baka bakanlar ne tür şeyler zırvalamış. Çok mu politize oldu? Peki o zaman menüye biraz da şunlardan ekleyelim: Yeni kedi/köpek videoları. Tatilde gidilen yerlerden manzaralar, konaklanan müthiş mekanlardan, yenilen olağanüstü yemeklerden enstantaneler! Sevdiklerimizi LIKE edelim, çok sevdiklerimizi başkalarıyla paylaşalım. Sıradaki!

Han’ın çözüm anahtarı devinime daha az itibar edip, tefekküre daha çok zaman ayırmak. Bence o tren kaçtı. Artık insan beyninin çok daha kısa sürede derin düşünmesinin, tefekkür etmesinin yolları bulunmalı! Robotları, androidleri, cyborgları sevelim. Çünkü böyle bir “beyin” ancak onlarda mümkün olacak!

Herkese Bilim Teknoloji Dergisi; “Dijital Kültür” Köşesi (Sayı 169 – 21.06.2019)

Çin İşi Güven

Güvensizliğin zirve yaptığı bir toplumda bireylerin birbirinin gardiyanı olması işe yarayabilir mi?

Çin’deki “toplumsal kredi sistemi” distopik, totaliter bir yaşam modeli mi empoze ediyor? Yoksa toplumun gelişmesi için bir kaldıraç olarak kullanılabilir mi? Öncelikle nedir bu toplumsal kredi sistemi? Her bireyin kamusal alanda yaptıkları artı veya eksi olarak puana çevriliyor ve kişinin toplam puanını oluşturuyor.

Kamusal alanda olumsuz davranışlar (örn. bir elektrik faturasını zamanında ödememesi, otobüste bağıra-çağıra konuşması, metroda inenlere öncelik vermeden trene binmeye çalışması vb) sergileyen birey belli puan düzeylerinin altına indikçe, kamu hizmetlerinden de mahrum kalabilecek – mesela parası olsa bile uçak bileti satın alamayacak! Hatta belli bir puanın altına düşen birey, her ne kadar herhangi bir suç işlememiş olsa bile, yeniden eğitimden geçirilmek üzere eğitim kamplarına gönderilebilecek.

Bunu karanlık, distopya bulanlara Çinliler “Siz Batılılar bizim dinamiklerimizi anlamayacak kadar cahilsiniz” diyor. Çin’in toplumsal yaşamında bugün en büyük problem olarak tespit edilmiş olan şey “güven”. Çin’de insanlar ne birbirine güveniyor ne de hizmet aldıkları kurum ve kuruluşlara. Bu açıdan değerlendirildiğinde pek çok Çinli böyle bir uygulamayı bütünüyle destekliyor. Bu sistemin bireylerin toplumsal yaşam normlarına riayet etmek üzere yönlendirici bir etkisi olacağı beklentisiyle. Öte yandan Çinlileri batı kültüründen farklı kılan bir özelliği daha var. Özel yaşam mahremiyetine pek önem vermiyor olmaları. Bu da kamusal alanın güvenlik kameraları ile donatılması söz konusu olduğunda Çinlileri rahatsız etmiyor.

İşin ilginci Çin’in bu sisteminde bir başka kişinin olumsuz davranışını raporlamak da kişiye artı puan kazandırıyor. Böylece toplum birbirini denetleyen bireylerden oluşan bir hale geliyor. Burada altı çizilmesi gereken husus belki de şu: Bu toplumsal yaşam modeli her ülkenin kendi kültürü açısından değerlendirildiğinde farklı sonuçlar üretecektir. Belli ki geçmiş mirası da dikkate alındığında Çin’in böyle bir modele geçmede sıkıntı gördüğü bir durum yok. Özellikle de güvensizliğin zirve yaptığı bir coğrafyada. Hatta aynı miras buna karşı çıkmayı, isyan etmeyi bile bireyin aklından geçirmesini olanaksız kılmış olabilir. Peki güven konusunda bu denli zaafiyete uğramamış, özel yaşamın mahremiyetine azami önem veren bir kültürün gözlüğü takıldığında? Aynı tablo bambaşka yorumların yapılmasına neden olacaktır. Çinlilerin “Batı bizi anlamıyor” dediği de bu olsa gerek!

Birbirine paralel iki doğru gibi. Bu tür güvenlik mekanizmaları “Ya gücü elinde tutanlar bu yetkilerini kötüye kullanırlarsa?” sorusunu illa ki akla getiriyor. Bu da ilginç bir paradoks. Hiç kimseye güvenmeyen Çinliler iş devletin böyle bir sistem kurmasına geldiğinde, devletten yana herhangi bir sıkıntı duymuyorlar. Ancak gündelik yaşamında güven olgusunun merkeze oturduğu batı kültüründe bu durum derhal bir güven bunalımına neden oluyor? Çelişki nerede? Kim kimi kandırıyor? Aslında Çinliler mi birbirine güven duyuyor da güvenmiyormuş gibi davranıyor? Yoksa batı kültürü mü güven üzerine inşa ettim dediği sisteminin aslında hiç de güvenilir olmadığını biliyor da bilmemezlikten geliyor? (Not: Meraklıları, benzer bir toplumsal modelin batıda uygulanışını ele alan Black Mirror dizisinin Nosedive adlı üçüncü sezon birinci bölümünü izleyebilir)

Herkese Bilim Teknoloji Dergisi; “Dijital Kültür” Köşesi (Sayı 168 – 14.06.2019)

Dijital İmparator

Facebook’un parçalanmasını isteyenlerin endişesi rekabetin sekteye uğramakta olduğu mu yoksa bunun gerisinde politik bir motivasyon mu var?

Geçtiğimiz günlerde Facebok’un kurucularından Chris Hughes ilginç bir açıklama yaptı ve Facebook’un bölünmesini isteyenler kervanına katıldı. Sebep basit: Facebook sahibi olduğu Instagram ve Whatsapp ile birlikte sosyal medya dünyasında öyle devasa bir konuma sahip ki ortaya liberal ekonominin ruhuna aykırı bir tablo çıkıyor. Zuckerberg dijital dünyanın astığım astık kestiğim kestik bir dijital imparatoru olmuş durumda. En azından kağıt üstünde.

Ayrıca Hughes gibi düşünenlerin altını çizdiği bir husus var: Bu Zuckerberg’in karakterinden, aldığı ya da alabileceği kararlardan ayrı düşünülmesi gereken kategorik bir durum. Liberal ekonomide hiçbir kişi ya da ticari kuruluş bu denli büyümemeli. Neden? Çünkü bu denli büyüme rekabeti olumsuz etkiler. Rekabetin zaafiyete uğradığı bir ortamda ise kapitalizmin büyümesi sekteye uğrar. Öte yandan Zuckerberg şu an Facebook yönetim kurulunda %60 oy hakkına sahip. Bir başka deyişle diğer hissedarlar birleşip onu indirmek istese bile bunu başaramaz.

New York Times’taki yazısında Hughes kendisi dahil Facebook’un kurucu ekibinde yer alanlar için bir özeleştiri de yapmış. Geliştirdikleri içerik gösterme algoritmasının kültürü etkileyebileceğini, seçimleri dolaylı yoldan da olsa manipüle edebileceğini, totoliter liderlerin bundan istifade edebileceğini öngörmemiş oldukları için.

İnsan düşünmeden edemiyor: Hughes’ün bu açıklamaları samimi mi yoksa bir tür günah çıkarmak mı? Belki de şu bilgiyi resme dahil etmek gerekir. Hughes Facebook’tan 2007’de ayrılmış. Yani şirket kurulduktan üç sene sonra. Yakın zamanda ayrılmış olsaydı samimiyeti sorgulanabilirdi. Öte yandan Hughes’ün politik bir geçmişi de var. Örneğin Facebook’tan ayrıldıktan sonra Obama’nın seçim kampanyasında görev almış.

Messenger, Instagram, Whatsapp ayrı birer şirket haline getirilmeli mi? Facebok bu şekilde bölünmeli mi? Bu sayede global sosyal medya dünyası daha rekabetçi bir hale gelebilir mi? Yoksa bu çıkışların arkasında politik bir motivasyon mu var? Örneğin Facebook’un da dolaylı yoldan dahil olduğu Cambridge Analytica olayı olmasaydı belki de Trump ABD’de başkan seçilemeyecekti.

Eğer politik motivasyon nedeniyle bu türden bir lobi çalışması yürütülüyorsa, mevcut ABD yönetimi dikkate alındığında Facebook’un kısa vadede parçalanacağını beklemek pek olası görünmüyor. Trump’ın temel motivasyonu para. Facebook gibi gelirinin neredeyse tamamını reklamdan kazanan bir şirket, vergisini ödediği sürece Trump’ı rahatsız etmeyecektir. Peki ya namuslular da namussuzlar kadar cesur çıkarsa. Facebook ya da benzeri sosyal medya sitelerini Makyavelist bir yaklaşımla ele alıp, benzer manipülasyonlar yaparsa? Eh o zaman işin rengi değişir. Malum dünyanın her yerinde iktidar için meşru olan şey muhalefet için öyle olmak zorunda değil. Batı ile Doğu’nun bu açıdan farkı nerede? Karda yürürken iz bırakıp bırakmamakta belki de. Yoksa herkes karda yürüyor!

Tabii bu ABD için yeni değil; benzer bir durum daha önce AT&T ve Microsoft’un da başına gelmişti. AT&T yıllar alan hukuksal süreç sonucunda parçalanmıştı. Microsoft ise para cezası ile kurtulmayı bilmişti. Ancak belki de resmi olmayan bir şartla. Sonuçtan bir kaç sene sonra Bill Gates firmadaki aktif görevlerini bırakmıştı. Bakalım Facebook’un ve Zuckerberg’in akıbeti ne olacak?

Herkese Bilim Teknoloji Dergisi; “Dijital Kültür” Köşesi (Sayı 167 – 07.06.2019)

Makinenin Kapitalist Ruhu

Kapitalizm, makine ruhunu insanın içine çekmesini (nihayet) sağlayabilecek mi? Yoksa asi insan teknolojiyi de arkasına alıp yeni bir devrim mi yapacak?

Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan yeni toplum (sanayi toplumu, modern toplum) ortalama bireyin hayatını nasıl etkiledi? Makro düzeyde bakıldığında belki de sorunun cevabı nettir. İnsanlar gücü elinde tutanın tebaası olmaktan kişisel hakları olan birer birey haline geldi. Ancak bu çözüm yeni sorunları da beraberinde getirdi. Kapitalizmin bu denli eleştirilmesinin gerisinde belki de ortaya çıkardığı ve bir türlü çözemediği bu sorunlar vardır.

İki yüz elli senesi analiz edildiğinde kapitalizmin bireyi geriye doğru evrimleştirmeye çalıştığından bahsedilebilir. Şöyle ki: Kapitalist model, üretim süreçlerini standardize etmek ister ki sekteye uğraması asgariye insin. “Makine”nin kapitalist ruhudur bu. Tasarlandığı üzere çalışan bir makinenin aynı etkiye hep aynı tepkiyi vermesi beklenir. Sadece mekanik modelde değil dijital modelde de mantık aynıdır. Bilgisayarlar da bu manada birer makinedir.

Ancak iş makine ile bitmez. Bundan sonraki aşama süreçler ve insanlardır. Sanayi toplumu bugün kurumsallaşma adı altında süreçlere de o kapitalist ruhtan üflemeyi becermiştir. Zaman modern insan için o denli önemlidir ki bu ruh sadece kapitalist üretim süreçleriyle sınırlı kalmamış, günlük yaşamının her anına sirayet etmiştir. 8.30 vapuru 8.30’da kalkmalıdır.

Ancak kapitalizmin bir türlü ulaşamadığı nihai hedef: Bireyin standardize edilmesi! Elbette bu alanda ilk dönemlere göre kayda değer bir gelişme katedilmiştir ancak insan hala deterministik bir makine olmanın uzağındadır. Ne yapacağı belli olmaz! Bir gün iyi çalışır, bir gün kötü. Bir gün sağlığı yerindedir, bir gün hasta. Kafası atar işten ayrılır, canı sıkılır dersine çalışmaz. Sanayi toplumu o nedenle “Endüstri 4” diye lanse ettiği günümüzün üretim ve hizmet süreçlerinde insandan kurtulmanın yollarını arıyor. Onu robotlarla, robotumsularla, yapay zeka ile değiştirmeyi arzuluyor.

Ağzı-var-dili-yok cinsinden bir makine olsaydı insan ne kaybederdi ki? Bunun geriye doğru evrimle ne ilgisi var? Doğayı referans alarak irdelenebilir bu sorular. Doğada adeta robotik bir düzen var. İnsan dışındaki öteki tüm canlıların “bilinçsizce” yaptıkları devinim tek bir şeye odaklı görünüyor. Canlılığın devam etmesini sağlamak. Bunun için asgari şartlar nedir? Canlı kalmak ve üremek. Canlı kalmak için de yemek, içmek. Yemek içmek için de çalışıp çabalamak (besin aramak, toplamak, avlamak vb).

Kapitalizm bugüne dek insanı aslında böyle bir yaşam modeline dönüştürmeye çalıştı. Çalışırsan yemek, içmek ve üremek için gerekli olan şeyleri edinme imkanın olur. Daha çok çalışırsan, bunların daha iyileri olur. Çok daha fazla çalışırsan, çok daha iyileri. Ancak bireyin bu sözleşmeye tam riayet ettiği söylenemez. İnsan bu süreçte insani olmayan bir şeyin olduğunu sezgisel de olsa fark ediyor. O nedenle bir türlü o makine ruhunu içine çekmek istemiyor.

İşin ilginci bu mekanizmanın kontrol kulesini yönetenler, bugün hala o makineleştiremedikleri bireyle aynı mutlak sonu paylaşmaya devam etmekte. Bir türlü ölümsüzlüğü bulamadılar. İşte bu nedenledir ki kripto ekonomi ile blok zinciri ile yapay zeka ile gelen dalga sanayi devrimini yeni bir evreye geçirmek yerine; müstakil bir devrimin tetikleyicileri olabilir: DİJİTAL DEVRİM !

Herkese Bilim Teknoloji Dergisi; “Dijital Kültür” Köşesi (Sayı 166 – 31.05.2019)

Herkes Biliyor!

Herkesin iç sesi belli ki aynı şeyi söylüyor: O’nu seç!

 

Google’da arama yapan ve sonuçlar içinde aradığını bulduktan sonra, bilgisayar ekranına bakarak yardımlarından dolayı ona minnettarlıkla teşekkür eden bir hanımefendi veya beyefendi Facebook veya Twitter kullanmaya başlarsa ne olur? Araştırmalar gösteriyor ki okuduklarının hepsinin doğru olduğunu varsayar.

Klasik karikatürlerden biridir. İnsanın altına bez bağlanıp bebek olarak başladığı hayat yolculuğu, yine altına bez bağlandığı yaşlılık ile sona erer. Şimdi bunun dijital muadili var. Büyükler çocukları “yabancılarla konuşma”mak, “her duyduğuna-gördüğüne inanma”mak üzere uyararak büyütür. Şimdi de çocuklar, büyüklerine internet, sosyal medya için aynı öğütleri vermek zorunda kalıyor.

Aksi taktirde ortaya can yakıcı sorunlar çıkabilir. Nijerya’dan gelen “bankada yüz milyon dolarım var, ülke dışına çıkarmam için bana yardım et; yarısını sana vereyim” mesajlarına inanır. “Masraflar” için talep eden bu bonkör Nijeryalı’ya(?) parasını kaptırır. Yanlışıkla(?) aramış numarası yapan yabancı uyruklu kadıncağızın telefonda ağlayan sesine kanar, iyi niyetle(!) ona kol kanat germek ister. Uçak parası vs gönderir. Hayatının geri kalanını havaalanında bekleyerek geçirir. Başlangıçta münferit adi suç statüsündeki bu tür dijital üçkağıtçılıklar, sosyal medyanın popülaritesinin artmasıyla daha büyük çevrelerin de dikkatini çeker oldu. Son bir kaç yıldır bu iş artık politikacıların en güçlü silahlarından birisi haline geldi. Neden yenilenmesi gerektiği henüz anlaşılmamış olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanlık seçimleri arefesinde bu tür aldatmacılı içerik paylaşımları zirve yapma yolunda ilerliyor. İşte bazı örnekler:

Kılık kıyafetiyle anti-muhafazakar denilebilecek profil çizen genç bir kadın, kendisini videoya almış. Güya uzun yıllardır ailece CHP oy vermişler, ancak bu sefer hırsızlık(!) yaptıkları için diğer partinin adayını tercih edeceklermiş. Aynı kişinin eski paylaşımlarını araştırdığınızda AKP’ye övgüler düzen mesajlarını görmek mümkün.

Bir türlü arka arkaya iki dönem başkan seçilemeyen AKP’li bir büyükşehir belediye başkanının eşine ait olduğu iddia edilen ses kaydı. Kadınlara öğütler veriyor. Diyor ki bulunduğunuz çevrede (otobüste, sokakta vs) kendinize CHP’li imajı verecek ve partiyi eleştireceksiniz. Bu sefer AKP’ye oy vereceğiz diyeceksiniz. Aynı kişi, yerel bir TV’de yapılan söyleşide ise hayatta en önem verdiği şeyin dürüstlük, samimiyet olduğunu ifade ediyor.

Şu deyimi unutmak ne mümkün! “İmam böyle yaparsa cemaat ne yapmaz?”. AKP İstanbul adayının kendisi, seçimlerin tekrarlanmasını “oy çalınmasına” bağladı. Bu yazı kaleme alınırken YSK henüz vermiş olduğu sürreal kararı nasıl gerekçelendireceğini bulamamıştı. İptal açıklamasında ise karara temel gösterilen husus oy çalınması DEĞİL, güya sandık kurul başkanı olmaması gereken kişilerin başkan yapılmış olmasıydı. Ki bu durumda verilecek kararın iptal yönünde olamayacağını aynı YSK başkanı bir kaç yıl önce kendisi açıklamıştı.

Tüm bunların yanısıra İmamoğlu’na diş bilenmesinin temelinde yatan şey, yirmi beş sene önce ortaya ilk çıktıklarındaki halleri ile şimdiki halleri arasındaki farkı gösteriyor olması. O yıllarda “eğer bir gün zengin oldu derlerse, bilin ki çalmışımdır” şeklinde samimi açıklamalar yapanlara “O eski halinden eser yok şimdi” mesajını veriyor, Ekrem İmamoğlu. Güleryüzüyle, rakiplerine saygılı vatandaşlara sevgi dolu yaklaşımıyla, birleştirici-bütünleştirici söylemiyle. Herkes biliyor. Herkesin içinden gelen ses aynı şeyi söylüyor: O’nu seç!

Herkese Bilim Teknoloji Dergisi; “Dijital Kültür” Köşesi (Sayı 165 – 24.05.2019)

DEĞİŞTİRMEK ve CESARET

Yalana yalan demek, çıkarı için o yalanı doğru kabul edenlerin o yalana bakış açısını değiştirmeyecektir.

 

Karl Marks’ın Londra’daki mezar taşında iki tümcesi yazılı. Birincisini duymamış olan yoktur: “Tüm dünya işçileri birleşin”. Diğerini ise bilen bilir: “Filozoflar dünyayı sadece çeşitli biçimlerde yorumladılar, ama asıl mesele onu değiştirmektir”. İstanbul’da yasal dayanağı ne olduğu tam anlaşılmadan iptal edilen büyükşehir belediye başkanlığı seçiminden sonra İmamoğlu’nu destekleyenler için de benzer bir yol ayrımı söz konusu. Sadece durumu yorumlayarak mı geçirecekler zamanlarını yoksa onu değiştirmek için şahsen bir şeyler yapacaklar mı?

Buna karşılık ünlü sosyal medya, yalan haberin, sanki doğruymuş gibi yayılmasında bir araç olarak her zamankinden daha çok kullanılıyor. Örneğin “Seçim iptal edildi, çünkü oylarımız çalındı” deniyor. Oysa YSK’nın iptal açıklamasında herhangi bir “oy çalma” eyleminden bahsedilmedi. Daha ziyade sandık kurul başkanlarının devlet memuru olmaması üzerine inşa ettiler “siyasi” denilen kararlarını. Ki aynı kurumun aynı başkanı, beş sene önce aynı durum hakkında “seçimi iptal etmeyi gerektirecek bir şey değil” şeklinde bir yorum yapmıştı. Geçen beş sene içinde bu yorumu değiştirmeyi gerektiren bir yasa veya yönetmelik değişikliği olmadığına göre buradaki çelişki iptal yönünde karar alan YSK’ya ait olarak tarihe geçti. Yaygın kanıya göre hukuku bu kez siyasiler değil, hukukçular çiğnemiş oldu. Bunun gerisinde bir motive edici ya da azmettirici unsurun olup olmadığı yıllar içinde ortaya çıkacaktır.

Ayrıca sosyal medyayla ilgili yapılan araştırmalarda ilginç tespitler de var. Örneğin hangi içeriği öne çıkarmak üzere geliştirilmiş yazılım algoritmalarında temel motivasyon popülarite. Yoksa içeriğin gerçeklik ile uyumlu olması değil. Yani bir yalan yeterince fazla kişi LIKE edilirse, yeniden paylaşılırsa, o içerik giderek daha çok görünür olmaya başlıyor. Daha çok görünür olan içerik ise giderek daha çok “gerçek”miş gibi algılanmaya başlıyor.

Buna karşın pasif, kayıtsız kalmayı reddeden, bir şeyleri “değiştirmek” isteyen bireyin birinci işlevi, somut, objektif gerçeklerden bahseden içeriği daha çok dolaşımda tutmasıdır. Bu çerçevede “Seçim iptal edildi, çünkü oylarımız çalındı” türünden bir içerikle karşılaşıldığında yapılması gereken, bunun yalan olduğu üzerine yorum yaparak onu yeniden üretmek yerine, bunun doğrusu ne ise onu ifade eden bir içerik yayınlamak ve bunun popüler olmasını sağlamaktır. Yalana yalan demek, çıkarı için o yalanı doğru kabul edenlerin o yalana bakış açısını değiştirmeyecektir. Doğrusu ne peki? Sen ondan bahset, bahsedilmesini sağla.

Benzer şekilde esasen algoritmaların yukarıda belirtilen özelliği nedeniyle somut gerçeğin bir kez dolaşıma çıkmış olması da yalanın ortadan kalkması için yeterli değildir. Çünkü doğruyu iğdiş etmek üzere onu yalanlarla kuşatan alternatif içerikler eğer yeterince yeniden paylaşılırsa, somut gerçeği anlatan içerik yine tenhada kalacak ve algoritmaların radarına giremeyecektir.

Bu çerçevede “namusluların da namussuzlar kadar cesur olması” gereği ortaya çıkmaktadır. Somut gerçeğin ne olduğunu bilmek yeterli değildir. Bunun büyük çoğunluğa da ulaştırılması ve gerçeğin-doğrunun ne olduğunun onlar tarafından da bilinmesini sağlamak gerekmektedir. Şimdi sosyal medyanın ülkemizde neden yasaklanmadığı daha iyi anlaşılacaktır. Demek ki bu medya onu açıp kapatma yetkisi elinde olanların daha çok işine geliyor ki gerçeği yalanlarla çarpıtmak amacıyla onu yasaklamıyorlar.

Herkese Bilim Teknoloji Dergisi; “Dijital Kültür” Köşesi (Sayı 164 – 17.05.2019)